İnternetin hızla yayıldığı günümüzde binlerce siteye rağmen güvenilir islami bilgiye ulaşabilmek hala çok kısıtlı. Web sitemiz 2004'ten bu yana güvenilir kaynak sunabilmeyi amaç edinmiştir.

Ağa Camii Hakkında

İstanbul’un Beyoğlu semtinde İstiklal Caddesi üzerinde, İstiklal Caddesi ile Sakızağacı Caddesi kavşağının köşesindeki cami. 1596 (H. 1005) senesinde Galatasaray Ağası Şeyhülharem Hüseyin Ağa tarafından yaptırılmıştır. Avlu içindeki bu küçük cami zamanla yıprandığından Sultan İkinci Mahmud Han tarafından tamir ettirilmiştir. Bu tamirden bir müddet sonra büyük bir yangına maruz kalan Ağa Camii, ikinci ve geniş çapta bir tamir daha gördü. Bu tamiri, Suzan hanım adında bir hayırsever hatun yaptırdı. İlk yapısı kubbeli olan bu caminin çatısı on mermer sütun üzerine oturtulmuştur.

1938 senesinde Evkaf idaresi tarafından yeniden tamir edilip, çinileri değiştirildi. Caminin içini süsleyen çiniler Kütahya’da yeniden yaptırıldı. Üst pencerelerine alçı çerçeveler içinde renkli camlardan üslub haline getirilen Türk çiçek tezyinatı yapılmıştır. Tavan ve duvar nakışlarında Osmanlı motifleri büyük bir başarıyla kullanılmıştır. Duvarlar alt pencerelere kadar mavi çiniler, pencere içleri de yeşil çiniler ile kaplanmıştır. Camideki yazılar, İsmail Hakkı Altınbezer tarafından yazıldı. Caminin zemini hususi olarak dokutulmuş Isparta halıları ile döşenmiştir.

Gazi Mehmed Paşa (Bayraklı) Camii

Gazi Mehmed Paşa (Bayraklı) camii, Prizren’de muhteşem Osmanlı eselerinden biridir.

1798 yılında, zamanın Prizren valisi Rüstem Paşa, bütün camilerde beş vakit ezanın aynı anda okunması için, gündüzleri caminin âlemine bayrak çekilmesini geceleri ise fener yakılmasını emreder. Gündüz ezan vakitlerinde çekilen bayraktan dolayı adı Bayraklı Camii olarak anılır. Yapılışından bugüne kadar iftar vakitlerinde ilk kandiller bu camide yakıldığından Priznen halkı hala Bayraklı Camii’nin minaresinin kandillerine bakarak iftar etmektedirler.

Bu Camiinin hoş bir yapılış hikâyesi vardır. Camiinin banisi Gazi Mehmed Paşa, helal parayla bir cami yaptırmayı arzu eder. Bu camiyi Prizren’de yapmaya karar verir. Cami inşaatında kullanacağı paraların helal olduğunu test etmek ister.
Bir gün bütün altınlarını alıp Bitriça deresinin kenarına gelir ve altınların tamamını dereye ‘helal olanlar su dibinde kalsın, haram olanları su götürsün’ diyerek atar. Bir süre bekledikten sonra su dibinde kalan altın paraların helal olduğuna kanaat getiren paşa, dereden altınları toplar. Gönül rahatlığı içinde büyük bir şevkle caminin temelini atıp yapımına başlar.

Bir Fetih Rüyası

– Bunu nasıl söylersin? Nasıl yok dersin?

– Ben söylemiyorum. Tarih söylüyor. İnsanlık tarihinde böyle şeyler hep var olagelmiştir. Kendi tarihlerinde önemli hadiseleri ölümsüzleştirebilmek için o hadiseyle ilgili bir kahraman ve bir efsane oluştururlar ve kendi yalanlarına zamanla kendileri inanır hale gelirler. Bizim Ulubatlı Hasanımız da böyle bir şey işte.

– Dikkatli ol. Senin bu kadar basitleştirdiğin husus, bir milletin ruh dünyasının yansımasıdır. Neye nasıl yaklaşacağının farkında değilsin!

– Hissî davranma! Ben sana somut gerçeklerden, araştırmamın neticesinden bahsediyorum. Sense en ufak bir araştırma dahi yapmadan konuyu aklınla, bilginle savunamadığın için inadınla desteklemeye çalışıyorsun.

İstanbul'u Aç Gülzâr Yap

Fetih, “kapalı veya örtülü bir şeyi açmak” demektir. Bizim fetihlerimizde açılan şey ise, insanların kafa ve gönüllerini hakikate kapatan, onların ilâhî mesajın ışığını almasına mani olan “küfür örtüsü”dür.

On beşinci asır tarihçilerinden Yazıcıoğlu Ali, “Selçuknâme”sinde Osman Gazi’nin dilinden manzum bir vasiyetnâmeye yer verir.

“Gönül kerestesi ile
Bir yeni şehr ü bâzâr yap
Zulmeyleme rençberlere
Her ne ister isen var yap.”

diye başlayan ve:

“Osman, Ertuğrul oğlusun
Oğuz Karahan neslisin
Hakk’ın bir kemter kulusun
İstanbul’u aç gülzâr yap.”

Fetih sancağı sergiye çıkıyor

Ayasofya Camii Padişah Türbeleri restorasyonu sırasında gün yüzüne çıkan sanduka kılıfları, kabe-i şerif iç örtüsü, kisve-i şerif, ravza-i mutahhara örtüleri, yüzyıllarca Ayasofya'nın minberinde asılı duran ve müzenin deposunda bulunan fethin sembolü tarihi sancak, ilk kez İstanbul'un fethinin 557. yıl dönümünün kutlanacağı 29 Mayıs'ta sanatseverlerle buluşacak.

Ayasofya Müze Başkanı Haluk Dursun, İstanbul İl Özel İdaresinin katkılarıyla restore edilen Ayasofya Padişah Türbeleri'nin geçen yılın sonunda ziyarete, Türbelerin bakım ve onarımı sırasında müze envanterine kayıtlı objeleri gözden geçirdiklerini, bu eserleri de özel bir günde sergilemeye karar verdiklerini kaydetti. İstanbul'un gözden saklı ve kıymetli, kültür tarihi bakımından önemli objelerinin ilk defa ortaya çıkarılacağı ''Ayasofya'nın Hazinesi, Ayasofya'nın Haziresi'' adlı serginin 29 Mayıs'ta açılacağını belirten Dursun, ''29 Mayıs özel bir gündü. Ayasofya, Fatih Sultan Mehmet'in hatırasına olan bir yer. Bunun için bir seri etkinlik düşündük ve türbelerde bulunan, bugüne kadar sergilenmeyen sanat tarihi eserlerini sergilemeye karar verdik'' diye konuştu. Eserlerin geçici bir süre sergileneceğini bildiren Dursun, ''Fatih'in hatırasına, Osmanlı türbelerinin hatırasına türbeler bölümünde olacak sergi, birkaç gün sürecek. Şunu söyleyebilirim ki en fazla bir hafta sürecek'' diye konuştu.

Her Gün Beş Miraç

Her ezan bir davet.

Duyduğun müezzinin sesidir; o sadece bir memur, verilen emri yerine getirmektedir.

Davetin sahibi O’dur, Allah; gözlerden gizlenen, gönüllere seslenen...

Huzuruna davet etmektedir.

Aslında hep huzurunda olanları, her an yaratması altında bulunanları, her bir ezanla huzurunda durmaya davet etmektedir.

Kendisinin farkına varmaya davet etmektedir...

Beş vakit namaz, Miraç Gecesi’nin hediyesidir. Peygamberliğin on ikinci yılında... Çilelerle dolu on bir yılın sonunda, yücelerden gelen bir hediye...

Namaza Durmak

Durmak gerek. Zira durmayınca, “tevakkuf etmeyince”, arada bir “vakfe” yapmayınca hakikate “vâkıf” olamazsınız. Durmayınca durulamazsınız. Durulacak yer Allah’ın huzurudur.

Yunus Emre’nin “Dur erte namazına” nakaratlı bir salâtnâmesi var. “Erte” veya “irte namazı” sabah namazı demektir. Bu şiirinde Yunus’un “kıl erte namazını” yerine “dur erte namazına” ifadesini tercih etmesi hayli manidardır.

Türkçenin eski metinlerinde de, halk arasında da “namaza durmak” tabiri çok kullanılır. Bu öyle lâf olsun diye söylenmiş bir söz değildir. Ecdadın, her sahada olduğu gibi dili tasarruf ederken de dinin en ince çizgilerini gözetmekteki titizliğini, ibadet şuurundaki derinliğini gösteren mühim bir misaldir. Öyleyse şu “namaza durmak” ifadesi üzerinde biraz durup düşünmelidir.

Durmak, durulmaktır

Gözümün Nuru Namaz

Huzurdadırlar.
Alınlarında secde izleri,
Rükûda kıyamdadırlar.
Tekbir, salât ve selamlarda...
Huzurda oldukça huzurdadırlar.
Huzur ve emniyettedir çevreleri.
Çünkü taş toprak secde yeridir.
Zikirdir namaz, duadır...
Şükürdür, teslimiyettir, tevazudur...
‘Sana geldik’ demektir.
Her ne ki bize lazım, hepsi namazdadır.
Dünya ve ahiretten tüm nasibimiz ondadır.

Hollandalı siyahi bir genç vardı. Çehresi temiz, yüzü nurlu, bakışı aydın, alnı pırıl pırıl. Huzur ve itimat telkin eden simasını belli belirsiz bir hüzün, kalın dudaklarını hafif bir tebessüm süslüyordu. İç alemindeki berraklık dışına aksetmiş gibiydi. Muhabbetle bağrınıza basıp kucaklamak hissine kapılıyordunuz.

Onbir Ayın Sultanı Ramazan

“…Oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar…
(İşte) Allah bunlar için bağış ve büyük bir mükafat hazırlamıştır. (Ahzâb, 35)

“Ramazan ayına erişip de bağışlanmayana yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun.” (Hadis-i şerif, İbn Hibban, II, 140.)

Ramazan’ın insanın gizli bazı özelliklerini ortaya çıkarması

Öncelikle, usta bir kalemin Ramazan ayının insanlar üzerindeki etkilerini birkaç paragrafta nasıl özetlediğine bakalım. Eski İstanbulluların ağzından çıkan bu ifadelerden pek çoğu Ramazan ayı boyunca yanımızda yöremizde hâlâ dile getirilmektedir sanırım.

Safa Getirip Safa Bulurduk

Aralarındaki kardeşlik ve dostluğun dünya işleriyle gölgelenmediği zamanlarda, müminler birbirlerini arar sorar, türlü vesilelerle sık sık ziyaret ederlerdi. Sıla-i rahimde bulunmak ihmal edilemez bir vazifeydi onlar için. Sırf Allah Tealâ’nın rızasını kazanmak ümidiyle bir arada olmayı istediklerinden, gelen hoş gelir, safa getirir; hoşluk ve safa bulurdu.

Selamlaşmadan sonraki “– Hoş geldin, safalar getirdin. – Hoş bulduk, safalar bulduk.” mükâlemesi laf olsun diye söylenmiş sözler değildi. Bugün misafir karşılama faslının sadece adet olmuş bir nezaket kaidesi zannettiğimiz bu sözler, dostluğumuzun ve ziyaretimizin mahiyetini, neyi gözettiğimizi, birbirimizden ne beklediğimizi de anlatıyordu.

Bu seremoniyi, mana ve maksadını unutup kuru bir söz halinde günümüze taşıdığımız için olmalı, münasebetlerimiz zayıfladı, dostluklarımız yavanlaştı. Hakiki dostluk bir safa halini icap ettiriyordu çünkü ve dünyalık hesaplarla yapılan ziyaretlerde safaya yer olamazdı.

İtidal İçin Sabır

Ölçülü olabilme, aşırıya gitmeme halidir itidal. İtidalli insan, sükûnet ve yumuşaklığı esas alan bir zemin üzerinde yükselebilen insandır. Bu insan, çile ve musibetler karşısında veya şeytanın hilelerine karşı soğukkanlılığını koruyabilir.

İtidal üzere olmanın temeli sabırdır. Ancak sabırla donanırsa insan, bu konuda maharet kazanabilir, marifet gösterebilir. İnsan sabırla belki defalarca rafine olarak incelebilir ve katlanabilme, kadere razı olma, hatta karşılaştığı sıkıntılı işte hayrı görebilme becerisini elde edebilir.

Sabır ama neye?

Sabretmek, zillete razı olmak, haksız tecavüzlere, insan haysiyetine gölge düşürecek saldırılara katlanmak ve bunlara ses çıkarmamak anlamına gelmez. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sabretmek caiz değildir. Bunlara karşı içten elem duymak ve bunlarla mücadele etmek gerekir. İnsanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabır değil, acizlik ve tembelliktir.

Duyarsızlaşıyor muyuz?

Duyarsızlaşmış bir insan ve toplum işitir ama duymaz. Bakar ama görmez. Düşünür ama anlamaz. Kalbi çarpar ama vicdanı sızlamaz.

İnsan iki türlü ölür. Ya bildiğimiz şekilde bu dünyadan ayrılma biçiminde ya da olaylar karşısındaki hassasiyetini yitirerek. İkincisinde beden her ne kadar hayat devam ediyor olsa da his ve vicdan etkinliğini yitirmiştir. Böyle hassasiyetini yitirmiş birinin etrafında olan bitenlere tepki vermesini, tavır koymasını beklemek, devenin iğne deliğinden geçmesini beklemekten farksızdır.

Burada hemen sözünü ettiğimiz hassasiyetle her canlıda türlü şekilde var olan doğal refleksleri ayıralım. Hastalığın acı vermesi, acının göz yaşartması, susayınca su içmek... bunlar reflekstir. İnsan bahis mevzu olunca, bu türden basit reflekslere bir de şakanın gülümsetmesi, müjdenin sevindirmesi gibi psikolojik olanları da ilave edelim. Tüm bunlar insanın hissettiğini yani hayatta olduğunu, biyolojik varlığın devam ettiğini gösterir. Böyle biyolojik ve psikolojik refleksler olmasaydı ne avı elinden alınmış vahşi hayvanın öfkesinden söz edebilirdik ne de annenin şefkatinden. His bütün mahlukat için önemlidir, insan için daha da önemlidir. Hislerin tam ve kararında olması, biyolojik ve psikolojik bakımdan sağlıklı olma haline işaret eder.

İnternette islami içerikli konular araştırıyor musunuz?

Eski ve yeni fatih camii

Fatih Camii, Fatih Sultan Mehmed tarafından Fatih semtinde yaptırıldı. Bizans devrinde, caminin yapıldığı yerin yakınlarında Havariyun kilisesi vardı. Fatih Camii'nin, bu kilisenin yıkıntılarından faydalanarak yapıldığı sanılmaktadır. Cümle kapısının iki yanında ve üstünde bulunan Arapça kitabeye göre yapımına 1467 yılında başlanan Fatih Camii, 1470 yılında tamamlanabildi. Mimarı, Sinaüddin Yusuf bin Abdullah'tır. Cami, plan olarak anıtsal bir biçimde yapılmıştır. Merkezi kubbe, iki fil ayağı ile iki sütun üzerine oturtulmuştur. Fatih Camii, 1766 yılında yaşanan bir depremden dolayı harabe haline geldiği için Sultan Üçüncü Mustafa, 1767 ve 1771 yılları arasında camiyi Mimar Mehmed Tahir Ağa'ya tamir ettirdi.

Fatih camii osmanlı dönemi tamiratları

Fatih Sultan Mehmed'in yaptırdığı ilk Fatih Camii en büyük hasarı 1509 depreminde almış. ‘‘Küçük kıyamet’’ olarak tarihe geçen depremde caminin kubbesi zarar görmüş, minaresi de yıkılmış.
Cami ikinci büyük darbeyi 1556 yılında İstanbul'un evlerinin tamamını, surlarının da büyük bir bölümünü yerle bir eden depremde almış.

Bugünkü Fatih Camii ise 1766 depreminden sonra tamamen tahrip olunca III. Mustafa tarafından tamamiyle değişik bir biçimde yeniden yaptırılıyor. Padişah Haşim Ali Bey'i bina emini tayin ediyor. O da önce türbe ve külliye binalarını yaptırıyor. 1767'de ise yepyeni bir plan hazırlanıyor. Önce Sarım İbrahim Efendi, sonra da İzzet Mehmed Bey yönetiminde çalışmalar sürüyor. Dört yıl sonra 1771'de yeniden ibadete açılıyor.

FETİH MARŞI

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiriler, kalyonlar çekilecek;
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek

Yürü, hala ne diye oyunda oynaştasın?
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Sen de geçebilirsin yardan, anadan, serden....
Senin de destanını okuyalım ezberden...
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden...

Elde sensin, dilde sen, gönüldesin baştasın...
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Yüzüne çarpmak gerek zamanenin fendini...
Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini?
Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini

Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;
Fatihin İstanbulu fethettiği yaştasın.!

Bu kitaplar Fatihtir, Selimdir, Süleymandır.
Şu mihrap Sinanüddin, şu minare Sinandır.
Haydi artık uyuyan destanını uyandır.!

Fatih'in Dogumu ve Tahta Cikisi

Sehzade Mehmet, 1432 yilinda Edirne'de dogdu. Annesi Hüma Hatun'dur. Sultan II. Murat'in dördüncü oglu olup, 11 yasinda Manisa sancakbeyligine atandi. Amasya sancakbeyi olan abisi Alaeddin Ali Beyin ölümüyle tahtin varisi oldu. Babasi Sultan II. Murat'in tahttan cekilmesi üzerine 14 yasinda tahta cikti.
Genc ve tecrübesiz bir sehzadenin tahta cikmasindan yararlanmak isteyen Macar krali, Türklere karsi büyük Hacli ittifaki olusturdu. Bu tehlikeli durum karsisinda Sadrazam Candarli Halil Pasa, II. Murat'in ordunun basina gecmesi gerektigi hususunda genc padisahi ikna etti. Bu durum Manisa'da bulunan II. Murat'a iletildi. Ancak II. Murat, Istanbul'a dönmek niyetinde degildi. Bunun üzerine Sultan II. Mehmet, babasina bir mektup göndererek:

Fatih Camii

Fatih Camii

Yatarken yerde ilhâdıyle haşr olmuş sefil efkâr,
Yarıp edvârı yükselmiş bu müdhiş heykel-i ikrâr,

Siyeh reng-i dalâlet bir bulut şeklinde mâzîler,
Civârından kaçar, bulmaksızın bir lâhza istikrâr;

Ziyâ-rîz-i hakîkat bir seher tavrında müstakbel,
Gelir fevkınden eyler sermedî binlerce nûr îsâr.

Derâgûş etmek ister nâzenîn-i bezm-i lâhûtu:
Kol açmış her menârı sanki bir ümmîd-i cür'etkâr!

O revzenler, nazarlardan nihan dîdâra müstağrak,
Birer gözdür ki sıyrılmış önünden perde-i esrâr.

Bu kudsî ma'bedin üstünde tâban fevc fevc ervâh
Bu ulvî kubbenin altında cûşan mevc mevc envâr.

Tecessüd eylemiş gûyâ ki subhun rûh-i mahmûru;
Semâdan yâhud inmiş hâke, Sînâ-reng olup, Dîdâr!

Tabîat perde-puş-i zulmet olmuş, hâbe dalmışken,

Anket

Kitap okuyor musunuz?:

Son yorumlar

İçerik yayınları